Filozof Bir Ceninin Gözünden Cinayet Romanı; Fındık Kabuğu

Kasım 1, 2017

Okuyacağım kitaplara dair seçim yöntemlerim farklılık gösteriyor. Çoğunlukla okuma grubumla belirlediğimiz ortak kitapları okuyorum. Onun dışında, genelde her ay, yeni çıkan bir kitap okumaya çalışıyorum. Takip ettiğim kitap ve edebiyat sitelerinde tavsiye edilen kitapları tercih ettiğim de oluyor. Bu kez okuyacağım kitabı, bir kitap reklamı belirledi. Ot Dergisinin sayfalarında gezinirken, Yapı Kredi Yayınlarının yeni basım kitaplarının ilanını gördüm. İlandaki kitaplardan birisi, İngiliz yazar, Ian McEwan’a ait “Fındık Kabuğu” isimli kitaptı ve ilanda kitaba dair verilen kısa bilgi notunu okur okumaz, okuyacağım ilk kitaplardan birisi belli olmuştu.

“Fındık Kabuğu”, ana rahmindeki bir cenin tarafından aktarılan bir cinayet romanı. İşin polisiye kısmı çok derin ve ilginç olmasa dahi, romanın bir cenin tarafından aktarılması son derece çarpıcı. Cenin dediysek, zihin düzeyi ve yetkinlik açısından bir çocuktan bahsetmiyorum, son derece derinlikli bir filozoftan bahsediyorum.

Bizim edebiyatımızda, yetişkin zihinli çocuk karakter olarak Alper Canıgüz romanlarının büyümüş de küçülmüş veledi Alper Kamu’yu hatırlıyorum. Ancak Alper Kamu, daha çok karikatürize bir karakterin düz yazıya geçirilmiş hali gibi ve mizah dalında bir eserin konusu. “Fındık Kabuğu”ndaki, henüz ismi olmayan cenin ise oldukça olgun, İngiliz ciddiyetinde bir filozof.

Konusu ilk bakışta fantastik bir kitap havası verse de, hiç birimiz bir ceninin anne karnında tam olarak ne düşündüğünü, neleri duyabildiğini ve nasıl tepki verdiğini bilemediğimizden, gerçeğe tamamen aykırı bir fantastik eser olarak tanımlamak kitap için haksızlık olur. Belki de hepimiz, anne karnında, doğumdan sonra sahip olduğumuz özelliklerden, duyu ve düşünce yeteneklerinden daha fazlasına sahibizdir.

Kitabın başkahramanı olan ceninin, kitapta aktardığı tüm bilgiler anne karnında öğrendiği şeyler. Annesinin her konuşmasını algılıyor, anlıyor, o da yetmiyor. Dışarıdan gelen her ses, annenin kulağı ya da karın zarları üzerinden cenine ulaşıyor. O kadar ki, cenin BBC radyodan ulaşan haberler üzerinden dünyaya dair bilgilere sahip ve fikir üretebiliyor.

Küresel ısınma, suların yükselmesi, zengin Avrupa’nın göçmenlerin istilasına uğraması, yine Avrupa’nın kimlik krizi, az gelişmiş coğrafyalarındaki şiddet sarmalı hakkında aktardığı fikirler oldukça ilginç.

Ama hikâyenin esas konusu bir cinayet. Hem de ceninin babasının, annesi ve amcasının elbirliği ile öldürülmesine dair bir cinayet. Cenin, bu fikrin annede ilk oluştuğu andan itibaren süreci itina ile takip ediyor. İçten içe bu cinayete engel olmak istiyor ama fiziksel şartları bir müdahale bulunmasını engelliyor. Tek yapabildiği ara sıra annesini tekmelemek.

Cinayetin gerçekleşmesinin ardından ise cenin bir ikilemde kalıyor. Babasının öcünün alınması, dolayısı ile annesinin hapishaneye düşmesi ve kendisinin de hapishanede büyümesi, ya da annesinin bu cinayet olayından sıyrılıp hür kalması ve dolayısı ile kendisinin özgür dünyada gözünü açması. Annesi ve amcası özgür kalabilmek için son girişimlerinde bulunurken cenin bir son dakika sürprizi gerçekleştiriyor.

Yaklaşık 150 sayfalık bu romanın sürükleyici bir kitap olduğunu iddia etmek çok mümkün olmayabilir. Ama bu durum aslında kitabın derinliğine ve tıka basa edebiyatla dolu olduğuna işaret ediyor. Konu oldukça farklı ve özel bir bakış açısı ile yazıldığından ilk olarak okurun, her bir sözcük ve cümlede kendisini o ceninin yerinde hissetmesi gerekiyor. Yoksa özel imaları, yakıştırmaları, benzetmeleri anlamak mümkün olmayabiliyor. Ama esas derinliği veren ceninin filozof yönü. Babasını, annesini, amcasını, başmüfettişi değerlendirdiği noktalar bile özel birisi ile karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. Kim bilir belki bütün insanlar, daha doğmadan önce oldukça derin varlıklardır, oksijeni ciğerlerimizde hissettiğimiz andan itibaren aptallaşmaya başlıyoruzdur.

Kitabın orijinal baskısı 2016 yılı Eylül ayı. Yapı Kredi Yayınları ise Türkçe baskısını 2017 yılı Ağustos ayında gerçekleştirmiş. Yani oldukça taze bir roman. Kitabı okuduktan sonra, İngiliz edebiyatının dikkat çekici yazarlarından birisi olduğunu öğrendiğim Ian McEwan, diğer kitaplarını da bir an önce okumak istediğim bir yazara dönüştü benim için. Diğer fark ettiğim husus ise Yapı Kredi yayınlarının basımını yaptığı hemen hemen her eserin, edebiyat dünyasında belli bir kalite çizgisinin üstüne denk gelmesi oldu. Kitaplığım daha fazla YKY basımını hak ediyor.

Fındık Kabuğu-2

Alerjiye Çözüm; Evinizde inek besleyin

Ocak 28, 2010

 

Bir yaşını henüz geçen kızım, oğlum kadar anne sütüne düşkün olmadı. Oğlum yaklaşık 1,5 yaşına kadar anne sütü alırken, kızım altı aylıkken bu tercihten vazgeçme eğilimine girdi. Olabildiği en uzun süre anne sütünden faydalanmasını isteyen biz ebeveynleri bu duruma oldukça üzüldük. Ama esas üzüntüyü, kızım için besin alternatifleri geliştirirken yaşadık.

Anne sütünden vazgeçen bir bebek için, yine anne sütüne en yakın değerlere sahip mamalara yönelmek gerekiyordu. Bizlerde ağırlıklı olarak süt proteinleri içeren mamalar tercih etmek istedik ama ilk denememizde kızımın bu mamalara tepki gösterdiğini tespit ettik. Bu mamalardan birkaç kaşık alan kızım dudaklarında, ağız çevresinde, çenesinde, boyun bölgesinde ve ensesinde kızarıklıklar oluşmaya başladı ve hafif kabarıklıklar oluştu.

Götürdüğümüz ilk çocuk doktorunun önerdiği testler sonucunda, kızımın İnek sütüne alerjisi olduğu tespit edildi. Ancak doktorumuz, çocuğun daha geniş bir alerjen riski olabileceğini düşünerek Tıp Fakültesine başvurmamızı önerdi. Üniversitede çocuk alerjisi bilim dalına başvurduğumuzda, kızıma hem kan testi uygulandı hem de sütlü mama yeniden gözetim altında verildi ve gözlemle test edilmek istendi. Kızım aynı tepkiyi orada da verdi ve kan testleri de bu gelişmeyi doğrulayınca, inek sütü alerjisi kesinleşti. Bununla beraber toza, dumana, polenlere, yumurta, çilek ve taze domates’e de alerjisi olabileceği belirtildi. O günden beri bizim yaptığımız tespitlerle, polene ve yumurtaya karşı da alerjisi olduğu bilgisini doğruladık.

O günden beridir anne ve babası olarak bizler ve yakın çevremiz istim üzerindeyiz ve kızımı süt ve süt ürünlerinden uzak tutmaya çalışıyoruz. Ancak zaman zaman dikkatimizden kaçacak şekilde, dalgınlığımıza gelerek ya da bazen sırf test etmek için verdiğimiz sütlü ürünlerde (çikolata, peynir vs) ağız çevresinin hemen kızardığını hala gözlemliyoruz.

O günden beridir, alerji konusunun geçtiği her program, yazı, internet sayfası ilgimizi çekiyor ve konuyu daha detaylı anlamaya çalışıyoruz. Alerji oldukça ilginç bir konu. Gerçek bir rahatsızlık olup olmadığı bile henüz tam olarak belli değil.

Alerji denilen şey basitçe, bağışıklık sisteminin, vücuda giren ya da etki altında kalınan, aslında zararsız şeylere karşı saldırıya geçmesi. Örneğin aslında çilek zararlı bir besin değil. Dünyada milyonlarca insan bu besini hiçbir sorun yaşamadan tüketiyor ama bazı bünyeler çileği bir tehdit gibi algılayıp, ona karşı reaksiyon geliştiriyorlar. Bir nevi vücudun yanlış alarm vermesi gibi bir şey. Ama elbette bu kadar basit değil ve etkileri öldürücü düzeye kadar uzanabilecek riskler barındırıyor.

Alerji ile ilgili yaptığım okumalarda karşılaştığım en çarpıcı bilgi bence şuydu; “Çiftlik hayvanları ile birlikte yaşayan insanlarda hemen hemen hiç alerji görünmüyor”

Diğer bir ifade ile alerji bir kent hastalığı ya da doğadan gittikçe uzaklaşan insanın hastalığı. Toprak, hayvan ve bitkilerdeki iyi / faydalı bakterilerden uzak kalmak, insan bünyesinde bazı aksaklıklara neden olabilir.

Elbette bu tek neden değil ve daha ciddi olasılıklar da var. İşte bir kaçı;

– İnsanlığın besin alışkanlığının değişmesi; Özellikle de kentli nüfusun ve zamana karşı yarışan insanların artması insanların tükettiği gıda türünde değişikliğe neden oluyor. Giderek taze meyve ve sebzelerin daha az, işlenmiş gıdaların daha fazla tüketildiği bir beslenme kültürü oluşuyor. Bu ise antioksidanların daha az, bazı minerallerin ise düşük miktarda alınmasına neden oluyor. Bu da zamanla protein türlerine karşı yabancılaşma yaratıyor ve bünyenin biyokimyasal salgılarında değişikliğe neden oluyor.

– Antibiyotik kullanımındaki artış; Bağırsaklarda bulunan bazı bakterilerin alerji oluşumunu engelleyici ya da arttırıcı etkileri olduğu düşünülüyor. Aşırı antibiyotik kullanımının, alerjileri baskı altında tutan bazı bağırsak florasının ortadan kalkmasına neden olabileceği ihtimaller arasında. Bu da bazı besinlerin vücut tarafından yabancı ve tehlikeli bir ürün olarak kabul edilmesine neden olabilir.

– İnsanlardaki stres düzeyinin artması; İnsanlarda stresin arttığı dönemlerde, bağışıklık sistemi alarma geçiyor. Stres anlarında vücudun daha zayıf düştüğü ve daha fazla tedbir alınması gerektiği ilkesiyle hareket eden bağışıklık sistemi, bu anların sık yaşanması ile yanlış alışkanlıklar geliştiriyor. Bağışıklık sisteminin giderek paranoyaklaşmasına neden olan bu süreç, bir süre sonra zararlı olmayan besinlere karşı reaksiyon gelişmesine neden oluyor.

– Çevre Kirliliği; Özellikle gaz ve toz emisyonlarının artması ve insanın bünyesinin sağlıklı çalışmasına sağlayan doğal dengenin bozulması (nefes alına ortamda oksijenin azalması, zehirli gazların solunması) vücudun anlamsız tepki üretmesinin başlıca nedenlerinden birisi olabilir. Yol üstü yerleşimlerde ya da ana cadde üzerindeki konutlarda oturanların daha fazla alerjik tepki verdikleri yapılan araştırmalarla ortaya çıkmış durumda.

– Hijyen Teorisi; Alerjiyi açıklayan en ciddi olasılıklardan birisi de bu teori. Kent yaşam kültürü geliştikçe, insanların hijyen eğilimleri de artıyor. Doğadan kopuk ve daha sık temizlenen mekanlar yaşam alanlarımız oluyor. Örneğin PVC kapı ve pencere sistemleri evlerdeki hava sirkülasyonunun önüne geçiyor ve taze hava ile temas etme olasılığımız azalıyor. Bununla kendimize özel bir atmosfer yaratıyoruz ama bu atmosfer durgun su gibi her türlü tozun ve küfün oluşumuna engel olmuyor. Bununla birlikte mekanlarda hijyen ürünlerinin (çamaşır suyu, antibakteriyel ürünler) daha çok kullanılması, insan bünyesini aşırı steril bir yaşam alanına mahkum ediyor ve insan bünyesi bu süreç sonunda doğal ve faydalı birçok bakteri ve mikroba karşı duyarlılık geliştirmeye başlıyor.

Tüm bu gelişmelere karşı bilim adamlarının şu ana kadar önerebildiği en iyi çözüm ise şu oldu; Evinizde bir inek besleyin, alerji sorununuz olmasın.

Elbette tüm bu süreçlerin insan bünyesinde yarattığı mutasyonlar, bir süre sonra genetik yapımızda değişikliklere neden oluyor ve bu özelliklerimizi çocuklarımıza taşımaya başlıyoruz. Bu nedenle yeni doğan çocuklarımız, yeni tanıştıkları dünyada, daha önce oldukça az rastlanmış etkilere maruz kalıyorlar.

Tüm bunlar evrimin, insanın yanlış tercihleri neticesinde kötüye meyil etmesine örnekler olabilir. İnek sütü alerjisi ise bunun tam tersi istikamette olan bir gelişme aslında. Bir başka yazıda da o alerji türünden bahsetmek isterim.

Hello world!

Ocak 27, 2010

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!